
BOLU ŞİVESİ KELİMELERİ (A–Z)
A
- Acık: Azıcık
- Afır: Hayvan yemi konulan uzun, çukur kabı
- Afacafa: Zar zor
- Agubat: Avukat
- Alager: Yarı olgun meyve
- Alnı gabağına: Alnın ortasına
- Annacından bakmak: Karşısından bakmak
- Annaç: Karşı cephe
- Ameden: Aniden
- Ağızlım yüzlüm: İstenen şekilde
- Avkırı olmak: Alışılagelmişe ters düşmek
- Avkırı soytarı: Baştan savma iş
- Ayrıksa olmak: Alışılmış duruma ters, farklı
- Avla: Bahçelerin, tarlaların etrafına çekilen korunak
- Aşşap: Ahşap
- Atık: Artık, bundan sonra
- Allah emri: Deprem
- Allahısmalladık: Alasmarladık
B
- Badılcan: Domates
- Bahallı: Pahalı
- Baynımak: Sağlıklı duruma gelmek / iyiye gitmek
- Basdun: Baston
- Betdelek: Münasebetsiz
- Bolubazarı / Bolpazarı: Pazartesi (Bolu pazarı)
- Bürcük / Bicik: Bir tane
- Büllemek: Üzerini örtmek
- Buruş: Hoşaf yapmak için kurutulmuş erik
- Beserek: Saf, anlayışı kıt kişi
- Böttürmek: Ateşte közlemek
- Böğemek: Akan suyun önünü germek, bent yapmak
- Bayrı: Bari
- Birezden: Biraz sonra
- Bi ta: Bir daha
- Böne: Böyle
- Bölet: Havuz
- Buva: Baba
C
- Cıllamak: Tiz sesle bağırmak
- Cırmalamak: Tırmıklamak
- Cığızlık yapmak: Oyunda mızıkçılık etmek
- Cımbıldak / Cımbıldaklık etmek: Hafif meşrep
- Canı acıklık etmek: Cimrilik etmek, parasına zarar gelecek korkusu
- Cicik deyip gitmek: Ziyaretten çabucak ayrılmak
- Cincombalak kılmak: Takla atmak
- Conguldatmak: İçinde sulu bir şeyi sallamak
- Cibertmek: Dövmek
- Cuvap: Cevap
- Curu: Sulu, içinde suyu fazla olan
Ç
- Çükündür: Şeker pancarı
- Çon: Kalça
- Çınır: 1-Sınır, 2-Karda açılan yol
- Çelertme: Yaramaz, huysuz bebek
- Çalmak: Sürmek (ekmeğe yağ çalmak)
- Çekişmek: Azarlamak
- Çemkirmek: Bağırıp çağırmak
- Çiğmızrak: Tamamen, hepsi
- Çemek: Geveze
- Çezmek: Çözmek
- Çiritmek: Çömelmek
- Çampıldatmak: Sulu şeyi sallamak
- Çırpıştırmak: Dövmek
- Çıkatdıramamak: Kim olduğunu hatırlayamamak
D
- Datlımcak: Tatlımsı
- Dargamak: Dağınıklığı toplamak, düzeltmek
- Dinelmek: Dikilmek
- Dömbelek: Darbuka
- Dombay: Manda
- Dokdur: Doktor
- Demden: Az önce
- Dıngıldak: Dengeli durmayan
- Dığdı: Tığ işindeki her zincir
- Debildemek: Kımıldamak
- Diş: Örgü şişi
- Dürü: Düğün hediyesi
E
- E’ce: İyice
- Emme: Ama
- Ediraf: Etraf
- Ertişmek: Sürekli uğraşmak, musallat olmak
- Esik: Eksik
- Ezelde: Tevekkeli
- Eşi: Ekşi
- Eşimek: Surat asmak
- Elpiştirme: Yaramaz ve bilmiş kız çocukları
- Ekceyvice: İyice
- Eyellim: Eğer ki
- Evitlemek: Ayıklamak
- Eplemguç: Tahteravalli
- Ettiyarar: İhtiyar
- Ettiyallamak: İhtiyarlamak
- Evzalı: Nazlı, kahrı zor çekilen
- Emeyara: İstenildiği kadar iyi olmayan
- Emişik: Süt kardeş
- Ebrik: Yumuşak (börek için)
- Ellek: Sözünde durmayan, dönek
- Enim şenim: Enikonu
- Enatdar: Anahtar
F
- Fıydırmak: Fırlatmak
- Fızlaşmak: Soğuktan ellerin ve ayakların donması
- Fızlı: Hızlı
- Faslı: Kesilen böreğin parçası
- Faşdırdamak: Sinirlendiğini belli etmek
- Fike: Musluk
G
- Gada: Kadar
- Garı / Galla: Kadın
- Galan: Artık, bundan sonra
- Gafa Kâadı: Nüfus kağıdı
- Gı: Kadın/kızlara hitap
- Gır: Gurbet
- Gış: Kar
- Gabahet: Kabahat
- Gıygaşık: Aralık kalmış, tam kapanmamış
- Gıymatlı: Kıymetli
- Gan yokarı: Sırt üstü yatış pozisyonu
- Gicirgen: Isırgan
- Gakılı: Ağzına kadar dolu
- Gaşım: Kardeşim
- Gızınmak: Ateşte veya sobada ısınmak
- Ganırtma: Laf anlamayan
- Ger’den geri: Uzaktan
- Garece: Kararında
- Gaypancak: Kaygan
- Gakmak: Kalkmak
- Gonşu: Komşu
- Goygamak: Kaldırmak, yerine koymak
- Goyvermek: Bırakmak, salıvermek
- Gorava: Kızılcık konsantresi
- Gozurdamak: Bilmişlik taslamak
- Gözel: Güzel
- Göynümüş: Çok olgun meyve
- Göğercin: Güvercin
H
- Habar / Habar atmamak: Haber, laf atmamak
- Hışdamamak / Hışdınmamak: Hiç oralı olmamak
- Hiyonklamak: Gereksiz konuşmak
- Hıra: Küçük
- Hayat: Evlerde giriş katındaki ayakkabı çıkarma yeri
- Hinci: Şimdi
- Havayelli / Haydırdamak: Avare
- Hengâme: Ana baba günü
- Hesaret: Bitkin düşmek
- Heva / Heva yere: Hava / boşuna
- Hıcacık: Ufacık
- Hırkıldaşmak: Ağız dalaşı
- Hılhış: Karın doyurmayan yiyecek
- Huysutmak: Nefret ettirmek
- Hevla: Helva
- Handendir: Ne zamandır
I
- Iccak: Sıcak
- Ih: Soğuğa kapalı yer
- Irahat: Rahat
- Iramazan: Ramazan
- Irılmak: Kadının hamileyken çocuğunu kaybetmesi
- Irmak: Çamaşırhane
- Ildırışık: Çok aydınlık
İ
- İmmana: Çok
- İnce ibaret: İyice
- İrkmek: Biriktirmek
- İsan: İnsan
- İpildemek: Hafif kıpırdamak
- İslah: Adeta
- İnkipda / İlkipda: İlk önce
- İlmek: Değmek, temas etmek
- İlâzım: Lazım
- İlimon: Limon
- İşlim güşlüm: Enikonu
- İkrahsınmak: Tiksinmek
- İrezil: Rezil
- K
Kaşık sapı: Mudurnu yöresel yemeği
Kelem: Lahana
Karakabuk: Kestane
Kaykıla kalmak: Ölmek, soğuyup buz gibi olmak
Kösülmek: Yorulmak
Kürtün yığmak: Karlı havada karın bir tarafa yığılması
Kezlemek: Birisini pusuya düşürmek, fırsat kollamak
Korkagelmek: Birden korkmak
Kehat: Kağıt
Kerezimek: Sağlığın günden güne bozulması
L
Löbürdemek: Söylenmek
Laylon: Naylon
Liylaki: Leylak
Lağap: Lakap
Löbet: Nöbet
Lafı damzırmak: Kinayeli konuşmak
Lâf gavutlamak: Konuşulanı unutturmak için araya laf sokmak
M
Müceddet: Yeni
Menemme: Galiba
Mani: Her zaman, sürekli
Murabba: Salça
Mahya: Panayır
Masarıf: Masraf
Mor badılcan: Patlıcan
Mısmıllamak: Sözle veya dayakla cezalandırmak
Mıncıklamak: Yumuşak şeyi parmakla sıkmak
Merdemen: Merdiven
Mezellik: Mezarlık
Makat: Sedir veya divan örtüsü
Mayiş: Maaş
Metiro: Metre
Mehel olsun: Oh olsun
Malhazır: Kapaklı bakır tabak
Müstembel: Kullanılmış, yeni olmayan
Makseten: Mahsuscuktan
Mıymıy: Mızmız, ağır kanlı
Manâcı: Her şeye kusur bulan
Mahna bulmak: Ayıplamak
Mozak: Çam kozalağı
Meh: Almaktan emir
Mubal: Vebal
N
Nemelhacatın: Nene lazım?
Nankısı: Hangisi?
Nahak yere: Haksız yere, boşuna
Naşırfa: Maşrapa
Nom hayır: Hayırsız
Ne man: Ne kadar da…
Nara? / Narasın?: Ne gezer, nerde!
Nosbatar: Sevimsiz, suratsız
Nuçun: Niçin
Nipacan / Nepacan?: Ne yapacaksın?
Nipbatsınız: Ne yapıyorsunuz?
N(M)üzümsuz: Lüzümsuz
O
Olakalmak: Biriyle uğraşmak, musallat olmak
Oyasa: Uyuşuk, eli ağır
Ordan kere: Ondan sonra…
Olduk gada: Yasak savacak kadar, yarım yamalak
Oyurgalamak: Teğellemek
Okumak / Okuyuculuk yapmak: Davet etmek
Osamak: Aldanmak, yanılmak
Otobos: Otobüs
Ö
Öset: O saat, hemen, derhal
Öşertmek: Abartmak
Örüklemek: Ağzına kadar doldurmak
Örüzger: Rüzgar
Öne: Öyle
Öğür olmak: O’nsuz yapamamak
Öküz buzaladı: Hiç akla gelmeyen şey oldu
P
Padadiz: Patates
Pavkırmak: Sinirli bağırmak
Pavlika: Fabrika
Piskevit: Bisküvi
Pösteki: Hayvan postu
Pekemek: Ağzını kapatmak
Peşkir: Ucu saçaklı havlu
Penayir / Panayır / Mahya: Panayır
Periz: Perhiz
Panga: Banka
Pantul: Pantolon
Pazı: Hamur yumağı
Pala: Kumaş parçası
Parı: Biraz
Pallamak: Odunu baltayla parçalamak
Pısmak: 1- Sinmek, gizlenmek 2- Hacim azalması
Pıyırtdak / Pıyır pıyır giymek: Derhal / temiz giyinmek
Pıska: Kapuska
Piyazlamak: Dolduruşa getirmek
Parıldamak / Parıl parıl etmek: Tirtemek, titremek
R
Rico etmek: Yaka silkmek, nefret etmek
Radıyo: Radyo
Ravak: Çok koyu şerbet
Rabbini sormak: Kin beslemek, ders vermek
Rahmet: Yağmur
S
Sehet: Saat
Süren süren: Akın akın
Sentil savuş: Yalpalaya yürümek
Sındı: Makas
Seyitmek: Koşmak
Sacicak: Sac ayağı
Sürgüç: Bulaşık bezi
Sarkmak: Özenmek, heves etmek
Salak: Uzun sırık
Salık: Sağlık
Soğuklamak: Üşütmek
Susa: Şose
Sıpıtmak: Fırlatmak
Sıyırıvermek: Başıboş bırakmak
Sıyıttırmak: Bir uçtan girip diğer uçtan çıkmak
Saysınmamak: Saygı göstermemek
Sıkılamak: Birini konuşturmak için sıkıştırmak
Selpeş: Serbest
Sünge: Ekmek fırını külünü temizlemek
Ş
Şaklamak: İkiye bölmek
Şinci: Şimdi
Şinciye gada: Şimdiye kadar
Şipdek: Hemen, anında
Şöne: Şöyle
T
Ta: Daha
Tentene: Dantel
Töskürmek: Birini yıldırmak
Taranmak: Yıkanmak
Tüylü tombak: Şeftali
Talike: Tehlike
Tosturdamak: Tafra etmek
Tulu: Dolu
Tasımlamak: Kafadan ölçmek, biçmek
Tavsımak: Şiddeti azaltmak
Tıknacık: Küçücük ama kullanışlı ev
Temek: Ahır penceresi
Tığteber / Çiğmızrak: Tamamen, hepsi
Tosba: Kaplumbağa
Taklaştırmak: Araştırmak, soruşturmak
Tedik: Çabuk
Tehne: Tenha
Tehnelmek: Tenhalaşmak
Töbusun: Tövbe olsun
Takanak: Takıntı
Tokaç: Çamaşır yıkarken kullanılan alet
Töbeler hakku uçun: Andolsun ki
U
Ufecik: Ufak
Uçun: İçin
Unca: O kadar
Uşak: Çocuklara hitap
Uvvaşık: Uyuşuk
Ü
Ürya: Rüya
Ünnemek: Bağırmak
Ürgendere: Üvendere
V
Vakıt: Vakit
Vire: Habire, durmadan
Velesbit: Bisiklet
Y
Yuka: İnce
Yere beraber / Yüzü yerde: Alçak gönüllü
Yaah: Hayır, olmaz
Yaslahaç: Hamur açılan tahta
Yanız: Bir şeyin kenarı
Yarsımak: Özenmek
Yıldırdak: Hafif meşrep
Yence: Hafif
Yeren: Arkadaş
Yetirik: Şımarık, sonradan görme
Yetirememek: Maaşını ayarlayamamak
Yalabık / Yalapşap: Kaygan / yarım yamalak
Yapışak: Aşırı titiz
Yavıldamak: Oyalanmak
Yırçalmış: Arsız, yüzsüz
Yo: Kez, defa
Yosa: Yoksa
Z
Zırıncımak: İnat etmek, üstelemek
Zibillik: Çöplük
Zoba: Soba
Zerhoş: Sarhoş
Zatı: Zaten
Zipci: Söğüt dalından düdük
Zartlak: Palavracı
Zıngıldatmak: Sallamak, kımıldatmak
Zinhar: Asla, kat’iyen
Zurnata: Zurna, klarnet
Zurnatacı: Zurna çalan kişi
TDK Yerel Ağızlar Sözlüğü: P Harfi
pürüzsüz taş – düzgün taş
“Pürüzsüz taşlar yol yapımında kullanıldı.”
pak – temiz, saf
“Ev pak tutulmuştu bayram öncesi.”
paklamak – temizlemek
“Köylüler ahırı pakladı sabahleyin.”
paklık – temizlik
“Paklık köylü için çok önemlidir.”
palaz – genç ve gelişmekte olan, iri
“Palaz buğday tarlada çıkmıştı.”
palazlanmak – büyümek, gelişmek
“Çocuk palazlandı yaz boyunca.”
pancar – kök sebze
“Köyde pancar ekimi yapılırdı.”
pancarcı – pancar ekimi yapan kişi
“Pancarcı sabah tarlaya gitti.”
papağan – kuş türü
“Bahçede papağan beslerdi köylü.”
papağanca – papağan gibi, taklit eden
“Çocuk papağanca şarkı söyledi.”
para – eski Türkçede küçük değerli eşya, madeni
“Köylü pazara para götürdü.”
parçalamak – parçalara ayırmak
“Odunu parçalamak için baltayı kullandık.”
parça – bölünmüş parça
“Tarladan parça parça ürün toplandı.”
parmak – elin bölümü
“Çocuk parmağını kesti dikenle.”
parmaklık – koruyucu çit, çerçeve
“Ahırın pencere parmaklığı vardı.”
patak – küçük göl, çamurlu su birikintisi
“Tarlada patak oluşmuştu yağmurdan.”
patlak – çatlak, yırtık
“Küçük küpün patlağı vardı.”
patlak vermek – çatlamak, meydana gelmek
“Yağmurdan sonra patlak verdi toprağın çatlağı.”
patlaklık – çatlak olma hâli
“Tencerede patlaklık vardı.”
paşa – eski unvan, saygı
“Paşa köyde büyük saygı görürdü.”
paşalık – paşa ile ilgili iş veya görev
“Paşalık köy için önemliydi eskiden.”
paçavra – eski giysi, bez parçası
“Paçavra sobaya atıldı ısınmak için.”
paçavra gibi – eski, yıpranmış
“Paçavra gibi bezler vardı evde.”
paçoz – eski giysi, yırtık eşya
“Paçoz giysileri tamir ettiler.”
payan – eski para birimi, değerli eşya
“Payan bozdurmak için pazara gittik.”
payanda – destek, direk
“Ahırın çatısı payanda ile desteklenmişti.”
paylaşmak – eşit bölmek
“Köylüler mahsulü paylaştı.”
pay – bölüm, hisse
“Herkes payına düşeni aldı.”
paytak – tökezleyen, yalpalayan
“Paytak yürüyordu eski köylü yollarında.”
paytaklık – tökezleme hâli
“Paytaklık nedeniyle düşme oldu.”
peç – yüzü örten bez
“Kadın peç taktı misafire karşı.”
peçlemek – örtmek, gizlemek
“Kadın yüzünü peçledi köy düğününde.”
peçeli – peç takan
“Peçeli kadın bahçede yürüyordu.”
pek – çok, oldukça
“Bu yıl mahsul pek iyi oldu.”
pekmez – üzüm veya duttan yapılan tatlı sıvı
“Köylüler pekmez kaynatıyordu kış için.”
pekmezkâr – pekmez yapan kişi
“Pekmezkâr sabahleyin işe başladı.”
pekmezlik – pekmez yapılan yer veya kap
“Pekmezlik hazırlandı kaynatmak için.”
pembe – renk
“Pembe çiçekler bahçeyi süsledi.”
pençe – hayvanın tırnağı, kavrayıcı
“Kurtun pençesi iz bırakmıştı.”
pençelemek – pençe ile yakalamak veya çizmek
“Kedi fareyi pençelemişti.”
perçem – saçın ön kısmı
“Çocuk perçemini taradı.”
perçemli – önünde perçem olan
“Perçemli kız gülümseyerek geldi.”
perde – örtü, kapama
“Pencereye perde asıldı.”
perdeli – perdesi olan
“Perdeli oda sabah güneşi alıyordu.”
perhiz – diyete uymak
“Yaşlı köylü perhiz yapıyordu sağlığı için.”
perhizli – diyete uyan, beslenmesine dikkat eden
“Perhizli kişi süt ve ekmekle yetindi.”
peş – arka, takip
“Çocuk peş peşe koşuyordu bahçede.”
peşin – önceden, peşinen
“Peşin ödeme yapıldı pazarda.”
peşkeş – dağıtma, verme
“Eski köylerde peşkeş usulü vardı tohumda.”
peşrev – müzik öncesi parça (eski Türk kültürü)
“Düğünde peşrev çalındı.”
pırıl – parlak, ışıl ışıl
“Pırıl su akıyordu dere kenarında.”
pırıl pırıl – çok parlak
“Güneş pırıl pırıl parlıyordu.”
pırılgan – ışıl ışıl olan
“Pırılgan taşlar yol boyunca dizilmişti.”
pıtırtı – hafif ses, cılız gürültü
“Tarlada pıtırtı vardı sabahleyin.”
pıtırtılı – hafif ses çıkaran
“Pıtırtılı rüzgar yaprakları sallıyordu.”
pıtrak – dikenli bitki
“Tarlada pıtrak vardı, çocuğun eli battı.”
pıtırcık – küçük pıtırtı, küçük parça
“Pıtırcık taşları topladık tarladan.”
poşet – eski bez torba (modern plastik değil)
“Poşet içinde un taşındı pazara.”
poyraz – kuzeyden esen rüzgar
“Poyraz sabahleyin sert esti köyde.”
poyrazlı – poyraz olan
“Poyrazlı havada tarlaya çıkmak zordu.”
pul – para birimi veya pul gibi küçük nesne
“Pul gibi taşları topladık tarladan.”
pulcu – pul toplayan veya işleyen kişi
“Pulcu sabah taşları ayırdı.”
pullu – pul gibi olan, küçük parlak parça
“Balığın pullu derisi ışıldıyordu.”
pursuz – içi boş, havasız
“Pursuz küpler tarlada duruyordu.”
pütür – küçük kabarcık, tümsek
“Toprağın üzerinde pütürler vardı.”
pütürlü – tümsekli, kabarcıklı
“Pütürlü toprak tırmıkla düzeltildi.”
pınar – su kaynağı
“Köyün pınarından su alındı.”
pınarcık – küçük pınar
“Pınarcık bahçenin köşesindeydi.”
pıtır – küçük çıtır ses
“Tarladan pıtır sesleri geliyordu.”
pıtırmak – küçük çıtır ses çıkarmak
“Odun pıtırdı sobada.”
pürtüklü – pütürlü, çıkıntılı
“Pürtüklü taşlar yolda dizilmişti.”
pürüz – düzensizlik, engel
“Pürüz tarlada toprağı zorlaştırdı.”
pürüzlü – engebeli, düzensiz
“Pürüzlü yol sabah yağmurdan sonra kaygandı.”
pürüzsüz – düzgün, engebesiz
“Pürüzsüz taşlar evin önünü süsledi.”
pür – tam, bütün
“Pür çalıştılar tarlada.”
pürüzlenmek – engebelenmek, kabarmak
“Toprak pürüzlendi yağmurdan sonra.”
pürüzsüzlük – düzgünlük, engellenmezlik
“Pürüzsüzlük yol için önemliydi.”
püre – ezilmiş yiyecek
“Patates püre yaptık sabah kahvaltısı için.”
püreli – püre hâlinde
“Püreli yemek köylü sofrasında vardı.”
püstü – eski dilde kaba, sert
“Püstü taşlar yol yapımında kullanıldı.”
püşmek – patlamak, çatlamak (toprak veya alet)
“Toprak püşerek çatlamıştı yazın.”
püskül – süs, saçak
“Kilimin püskülü düzgün idi.”
püskürtmek – sıvı veya tozu yaymak
“Su püskürtüldü tarlaya.”
püskürme – püskürtme işi
“Püskürme ile toprağa su verildi.”
pürüzlendirmek – pürüz hâline getirmek
“Toprağı pürüzlendirdik ekim için.”
pürit – eski taş alet adı
“Pürit taşları köyde bulunmuştu.”
pürtüklülük – kabarcıklı, tümsekli hâl
“Pürtüklülük tarlayı zorlaştırdı.”
pürtüklü taş – tümsekli taş
“Pürtüklü taşlar yolda dizildi.”
püskülleme – püskül yapma
“Kilime püskülleme yapıldı.”
pürüzlenmiş – kabarık, engebeli
“Pürüzlenmiş toprak tırmıkla düzeltildi.”
püritli – taşın özellikli hâli
“Püritli taşları topladık.”
pürtüklü toprak – engebeli toprak
“Pürtüklü toprak ekim için zorlayıcıydı.”
püskürtülmüş – sıvı yayılmış
“Tarlaya püskürtülmüş su vardı.”
pürtü – küçük kabarcık, tümsek
“Pürtü taşları topladık.”
pürüzlenme – kabarma, engebelenme
“Pürüzlenme ekimi zorlaştırdı.”
pırt – küçük patlama, hafif ses
“Odun sobada pırt yaptı.”
pırıldamak – ışıldamak
“Güneş pırıldıyordu sabahleyin.”
pırıldayan – ışıl ışıl olan
“Pırıldayan su köyün çeşmesinde akıyordu.”
pırıl pırıl – çok parlak, ışıklı
“Pırıl pırıl taşlar yol boyunca dizildi.”
pıtır pıtır – küçük cılız ses
“Tarladan pıtır pıtır sesler geliyordu.”

